
Korku ve Titreme’den sonra ikinci kitabını okudum Gulam Hüseyin’in, Bayel Ağıtçıları.
Korku ve Titreme’yi yıllar önce okuduğumda derin bir korku ve titremeyle sabahladığımı hatırlıyorum. Uzun zaman geçmiş, ben büyümüş, epey kitap okumuş, epey insan tanımış, epey yokuş çıkmıştım. Putlarımın yüzüne tükürmüş, varoluşsal sancıların dibinde Dostoyevski’nin paltosuna sarılıp demli çaylar içmiştim. Ayaklarımın çamurlarıyla yağmurlu günlerin içinden politik korkaklıktan ve kültürel riyakârlıktan sürreal hapishane kapılarına el sürmüş, kapılara sığınmıştım. Peygamberlerin döktüğü şaraba tenezzül etmemiş post modern acılar ile kıvranmıştım. Artık kitapların beni korkutacağına, uykularımı kaçıracağına ihtimal vermiyordum. Sekizinci katında dualar edilirken çoktan morga kaldırıldığını biliyordum dua edilenin. Bu kadar çıplak gerçekliği kitapların sayfasından taşırmış, çekip almış yaşanmışlık üzerine nasıl bir hikâye tesir edebilir ki. Şiraz’dan yazılanları okumak çocuk oyuncağı; ben, Meşhed’in ve Şengal’in kalbinde yalınayak cenaze namazı kılmışım. Şaşırma eşiğim Laleş’in tepesinden arşa çıkmış, korku duygusunu Cûdî’de Nuh’un gemisinden atmışım. Heştan’a düşmüş bombalar…
Fakat
Öyle değilmiş…
Son anına kadar yüreğimizi yenileyen; yüreklere yeni duygular, korkular, acılar, sevinçler, aşklar, ayrılışlar, tükenmişlikler, doğurganlıklar, ihanetler, vuslatlar, heyecanlar, ızdıraplar, mutluluklar, coşkular, yersiz karanlıklar, şafak vakitleri ve çikolatalı sabah kahvaltıları sunan bir gerçeküstücülükle iç içeymiş hayat.
Bir yanımız madde fakat manadır öbür yanımız. Manalar tükenmez. Manalar ‘tükenmeyi bilmez’. Anlam derinliğinde tanrısal ruhun büyüdüğüne, coştuğuna ve insan kıldığına tanıklığımız devam etmelidir. Son insana, son kelimeye ve son harfe kadar…
İnsanlar neredeyse her şeye taptılar harflerden başka.
Oysa Elif Lam Ra…
Bayel Ağıtçıları, yangın yerinden haber verir gibi aydınlık ve konforlu hayatlara bir kara pencere açmaktadır. Gulam Hüseyin, insanı işlemektedir. Bir tarafta yokluğa, yoksulluğa hatta bütün olumsuzluklarına rağmen ahlakın, dürüstlüğün ve insan olmanın; erdemliliğin portresini çizmektedir.
Bir hayvan için bütün insanlığı karşısına almayı göze alan bir insan,
Bir hayvanın anısını yaşatmak için hayvan olmayı insani sayan bir diğeri.
Diğer tarafta çocukların abaküslerini dağıtan, çamurdan sevinç tanrılarını uçuruma yuvarlayanlar.
Yazar, karakterlerini yakınlarımızdan, civarımızdan kimi zaman da Mars’tan Venüs’ten alıp getirmektedir. Hikâyeler sürprizlerle dolu; tam âşık olacakken anneniz ölebilir mesela.
Aşk ancak ölümle anlam kazanabiliyordur.
Karnını doyuramayan insanların, inançlarına ekmek ve su katmalarını hayretle izleyen köpekler.
‘’Ya Hüseyin ya imam-ı zaman…’’
Gulam Hüseyin esasen zaafları, kusurları ve erdemleriyle insan çizmektedir. Abbas, merhametin; Hasan, sevginin delirttiği karakterler. Hangi duygu hangi dozda alınmalıdır diyesiniz var. Tam hangi duygu hangi dozda alınmalıdır diyecekken ensenizde Papah’ın nefesini hissediyorsunuz.
Kethüda, son sözü söylemekten, hüküm cümlesinin ağırlığı altında yalnız kalmaktan korkuyor.
Kararlar topluca ve alenen alınmakta, yoklukla birlikte mücadele edilmekte bunun için de ihanetin bedeli herkese eşit şekilde pay edilmekte…
Türler arasında bir sınır söz konusu değil, köpek ve keçi siz kitabı kahve ile süslemeye çalışırken hikâyenin ortasında kendi özel adlarıyla karşınıza çıkıyor. Yazar, kelimeleri, insanları, köpekleri, fareleri ve keçiyi özgür bırakmış. Sayfalarda istedikleri şekilde istedikleri yerde ortaya çıkabiliyorlar. Mesela en önemli kararların alındığı zamanlarda fareler yedikleriyle gündemi ele geçirebiliyor.
Gerçeküstü değil esasen gerçeğin kendisini süslemeden resimleyebilmektedir yazar. Hikâyeler bir insanın tüm boyutlarını farklı karakterler üzerinden ortaya çıkarır gibi;
Meşhed’i Safer’in oğlu bu hikâyelerde insanın çamur tarafına adaydır. İftiradan ihanetten arkadan vurmadan yalan söylemekten yaratılmış taraf…
‘’Susuz dudaklarıyla Hüseyin’in başı
Kerbela toprağına düştü bakın.’’
Babası Meşhed’i Safer uzaktan ilgili ve meraklı taraf, bananeci… Moserha sınırsızlığın ölçü tanımamanın insanlıkta yarattığı kıyımı betimlemektedir. Herkesin rızkına göz koyunca varacağın yer insanlıktan çıkmak olur. Bütün dürüstlüğüne yardımseverliğine rağmen bühtan yağmurundan kaçamayan İslam, yalnızlığıyla ve sazıyla hikâyelerin zirvesinde onurlu kadınların büyük dostlukların gözbebeğine aşkın bir kilim sermiş oturuyor…
‘’Sussuz dudaklarıyla Hüseyin’in bedeni
Kerbela toprağına düştü bakın.’’
Gulam Hüseyin, içtiği sudan teneffüs ettiği havadan olsa gerek doğunun yoksulluğundan ve
mütevazılığından sıkılmış, küçük ve büyük çocukları kelimelerden yarattığı fantastik ve mistik
uçurtmalarla anlayışın, estetiğin zirvesine taşıyor.
Hikâyeler bitince üzülerek mutlu oluyorsunuz,
Hikâyeler bitince yokuşun dibinde kendinden geçmiş yaşlı dervişin virdini duyuyorsunuz imsak vaktinde…
Hikâyeler bitince kahrolsun hayat!
Kahrolsun uzaklık! Diyerek üşüyorsunuz.
Çağlar geride kalıyor, büyük insanlık ailesinden izler kalıyor, büyük mezarlar, su arkları ve biraz da aşiret kokusu kalıyor.
Hüseyin Saedi, bize esmer bir çocuğun denizi ilk defa görmesindeki heyecanını anlatmıyor onu yaşatıyor, ensemizde bir köpeğin nefesi ve ötelerden çıngırak sesleri ile…
‘’Susuz dudaklarıyla Hüseyin’in başı
Kerbela toprağına düştü bakın.’’
‘’Sussuz dudaklarıyla Hüseyin’in bedeni
Kerbela toprağına düştü bakın.’’
Bayel Ağıtçıları
Yorum Yaz